Türk Milliyetçiliğinin doğuşu

Osmanlı İmparatorluğu 18.yüzyılla birlikte eski kudret ve ihtişamını kaybetmeye ve bunun sonucu olarak muhabere meydanlarında yenilip toprak vermeye başlayınca bir “ıslahat” yani reformlar dönemiyle birlikte yeni bir fikir gelişimine şahit oldu. Baş gösteren bu fikri gelişim Türk milliyetçiliğinin doğuşudur. Türk milliyetçiliği kısmen yerli ve yabancı fikir adamlarının yayınlarıyla, fakat daha çok milli benliklerine kavuşmuş kavimlerin bir biri ardından Osmanlı Devletine indirdikleri darbeleri sonucu alınan acı derslerin etkisiyle uyandı.

Türk Milliyetçiliğinin ilk belirtileri edebiyat alanında netleşti. İlk kez Þinasi 1845’te Öz Türkçe kelimeler kullanarak mısralar yazmaya başladı. Ziya Paşa, Türklerin asıl şiirini taşrada, bütün canlılığıyla yaşayan halk edebiyatında aramak gerektiği lüzumunu belirtti. Ahmet Vefik Paşa, Türkçenin zenginliklerini dile getirdi. Ali Suavi de bazı yayınlarında açıkça Türklükten bahsederek, devletin kururcu unsuruna dikkati çekti.

Arthur Lumley Davids adlı bir Türkolog 1832’de Londra’da “Türkçe Gramer” adlı bir eser yayımladı. Kitap 1836 da Fransızcaya çevrildi. Aydın Türkleri çok etkiledi. Fuat ve Cevdet Paşa’lar “Kavaid-i Osmaniye”yi yazarken bu kitaptan yararlandılar. Bu gelişmelere Ali Suavi 1869’da Paris’te basılan “Ulum” adlı derginin ilk sayısında Türklüğü öven bir yazı ile güç verdi.

Þinasi’nin “Ulum” dergisini çıkardığı yıllarda Mustafa Celaleddin Paşa’nın Fransızca “Eski ve Modern Türkler” adlı eseri yayımlandı.

Fransız Leon Cahun, Macar Arminius Vambery gibi Türkologlar, Türkler’in medeniyete önemli katkılar yapmış, köklü bir kültüre sahip, eski ve büyük bir millet olduğunu belirten ve İslamiyet’ten önceki Türk tarihine de dikkati çeken eserler yayımladılar. Bu yayımlar Türkiye’de büyük yankılar uyandırdı. Danimarka’lı Prof. Thomsen, Göktürk yazıtlarını okudu. O yazıtlardaki vatan sevgisini Türklüğe yaydı.

Birçok Tanzimat yazarlarının, aslında Türk Milliyetçiliğine gönül vermiş olsalar bile bunu Osmanlıcılık perdesi altında saklamaya çalıştıkları bir sırada, Muallim Naci bir şiirinde açıkça ben Türk’üm diyebildi.

“Türk olan nimetşinas olmak gerek

Ben ki bir Türk’üm unutmam Caberi .”

Ahmet Vefik Paşa’nın dil konusu ile ilgili çalışmaları ve Türk atasözlerini derleyen eseri yanında, Bahadır Han’ın “Þecere-i Türk” adlı kitabını Doğu Türkçe’sinden çevirerek tarihimizin Osmanlılar’dan önceki dönemine bir ölçüde ışık tutmaya çalıştığını hatırlatmakta yarar vardır. Tarih ve Dil Türkçülüğü, Siyasi Türkçülüğün zeminini oluşturmuştur.

Tanzimat yazarlarından. Sait Bey’in Sade Türkçe’yi savunan şu dizeleri, o dönem için büyük yenilikti:

“Arapça isteyen Urban’a gitsin

Acemce isteyen İran’a gitsin

Frengiler Frengistana gitsin

Biz ki Türk’üz bize Türki gerekir

Bunu anlamayan cahil demektir”

Sonradan 1877–78 savaşında Þıpka kahramanı diye ün kazanan Askeri Okullar Nazırı Süleyman Paşa’nın Öğretime Türk Milliyetçiliğini sokmayı başaran ilk zat olduğu bilinmelidir. Askeri okullarda okutulan ve 1876’da yayımlanan “Tarihi Âlem” adlı kitabında Türk tarihine büyük bir yer ayıran Süleyman Paşa, Avrupa Tarihçilerinin “ya dinimize ya milliyetimize ait iftiralarla dolu” kitaplar yayınladıklarını, kendi milli tarihimizi yazmak zorunda olduğumuzu belirtmişti.

Dil konusundaki kitabına da “Sarf-ı Osmanî” yerine “Sarf-ı Türkî” adını vermişti. Bir başka kitabında Allah’ı anlatırken kullandığı dil tamamen Türkçe idi. 19,yüzyılın ikinci yarısında ve 20, yüzyıl başlarında yazılan askeri marşlarda, Osmanlı sözcüğünün yanı sıra Türk sözünün sık sık kullanılmaya başlanmasıda anlamlı idi:

“Aslan yürekli Türkleri düşman görsünde çatlasın

Arş ileri marş ileri Türk askeri dönmez geri

Þanlı Türk ahvadiyiz, biz vatan evladıyız”

 

gibi.

Kamus-i Türkî adını verdiği iki ciltlik büyük sözlüğü ile Türk dilinin yeniden benliğine kavuşmasına katkıda bulunan Þemseddin Sami, Türk dilinin hiç de dar bir dil olmadığını, ancak “Birbirimizle yarışırcasına Arapça ve Farsça tuhaf sözler ve hatta Fransızca kelime ve tabirler ararken, dilimizin sade ve güzel kelimelerini unuttuğumuzu “ belirtiyordu. Ona göre konuya bilgiyle el atılırsa Türkçe’nin güzel sözlerini bulup meydana çıkarmak ve anlaşılır bir dille yazmak mümkündü. 1861–1935 yılları arasında yaşamış ve birçok eser vermiş Necip Asım’ında Türk milli bilincinin ve Milliyetçiliğinin uyanmasında ki rolü büyüktür. Özellikle Türk Tarihi adlı eseri, Türkçe atasözleri derlemesi, Türk Yurdu ve milli Tetebbular gibi dergilerde yayımlanan bilimsel incelemeleri zikretmeye değer…

Türk milliyetçiliğine hizmet eden bu isimlere daha sonraları Veled Çelebi, Bursali Tahir, Mizancı Murat, Tarihçi ve Türkolog Fuat Köprülü gibi birçok yeni isim katılacaktır.

20, yüzyıl başlarında Rusya’dan Türkiye’ye eğitim seviyeleri yüksek birçok aydın göç etti. Bunlar Rusya’daki Türkoloji çalışmalarını yakından izlemiş, batı kültürünün Türklüğe bakış açısını bilen milliyetçi kimselerdi. Gaspırali İsmail, Akçuraoğlu Yusuf, Ağaoğlu Ahmet, Hüseyin Zade Ali bu konunun ilk isimleridir. Daha sonraları yurt dışında çalışan, Avrupa’nın Türk’e bakış tarzını, Türk’ün Türke bakış tarzına çeviren ve Türkiye’ye döndükten sonra gönüllü olarak üniversite kürsülerinde görev alan birçok değerli bilim adamının milliyetçiliğe katkısı büyük olmuştur.

Cemalettin Afgani “Türk Yurdu ” dergisinde yayınlanan bir incelemesinde din birliği yanında dil birliği ve milli beraberliğin gücüne değindi. Sevgili gençler bu milli birlik ve beraberliğin sağlanması için bilim adamlarımızın ve araştırmacılarımızın mesaisi çok büyük olmuştur. Bunun kıymetini biliniz. Biliniz ki “bölük bölük bölünürsek, oluk oluk ağlarız…”

Cemaleddin Afgani, Þair Mehmet Emin’i en çok etkileyenler arasındadır. Mehmet Emin’in sesi taze ve gür bir sesti:

 

“Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur,

Sinem Özüm ateş ile doludur,

Tuttuğum yol ecdadımın yoludur.

Türk evladı evde durmaz, giderim”

Türklüğü ve Türkçülüğü bayraklaştıran Emin’in yanında nesirde Ahmet Hikmet (Müftüoğlu) devleşiyordu.

Bu dönemde, Türk derneği’nin kuruluşuna, Türk yurdu dergisinin etkili yayınlarına ve nihayet 1912’de faaliyete geçen Türk Ocağı’nın doğuşuna şahit oluyoruz. Bu dernek ve dergilerin amacı; Türklerin geçmişteki ve bugünkü başarılarını ve faaliyetlerini araştırmak, milli kültürü geliştirmek, Türklerin fikri, sosyal ve ekonomik düzeyini yükseltmek, Türk dilinin gelişmesine yardımcı olmaktı.

Ziya Gökalp’ında Milli görüş ve düşünce üzerine etkisi büyük olmuştur. Başlangıçta Gökalp tıpkı Namık Kemal, “Genç Osmanlılar” “İttihat – Terakki” kurucuları gibi Osmanlılık üzerine durmuştu. Bütün Osmanlı kavimlerine eşitlik tanınır, Türklükten pek bahsedilmezse, Balkan kavimleri dâhil, Bütün Osmanlı tebaasının meşrutiyet ve hürriyet sayesinde bir arada tutulabileceği tezini, Türk Milliyetçiliğine tercih edenler arasında Gökalp’ de vardı. Gelişmeler ve deneyimleri Gökalp’ a doğruyu göstermiş ve Þair hayatını yönlendirmiştir.

Gökalp, 1911 Haziranında “Altın yurt ” adlı şiirinde Türk adını açıkça kullanmıştır. (İlk kez 7 Ağustos 1913’ te yayımlanan “Çocuklar için İlahi ” şiirinde

“Yüce Tanrı biz ki yavru Türkleriz,

Sana geldik, vatan için duaya

Yurdumuzun necatını dileriz,

Elimizi işte açtık semaya

 

Yüce Tanrı, kalbimizi uyandır

Yasamızın manasını duyalım,

Beşbin yıldır Türk onunla şanlanır,

Biz de Türk’üz soyumuza uyalım. ”

1915 te Millet adlı şiirinde şair:

“Sorma bana oymağımı boyumu,

Beşbin yıldır millet gibi yaşarım,

Deme bana Oğuz, Kayı, Osmanlı,

Türk’üm bu ad her unvandan üstündür.”

Artık Osmanlı Devletini, Osmanlılık bilinci ile bir arada tutma hayali, yerini Türklük bilincine ve inancına bırakmaya başlıyor. 1916’ da yayımlanan “Lisan” adlı şiirinde Gökalp, millet olgusunun kültür ve dille ilgisini belirtiyor:

“Türklüğün vicdanı bir,

Dini bir, vatanı bir,

Fakat hepsi ayrılır

Olmazsa Lisanı bir.”

Daha sonraki yıllarda Atatürk’te Gökalp gibi Türk milletinin oluşması ve varlığını koruması bakımından Türk Dili’nin taşıdığı önem üzerinde duracaktır.

Bir hatıra ile sözlerimi tamamlayayım:

Bir gün Ahmet Vefik Paşa Bursa’ya gelir. Bursa’nın en kalabalık kahvehanesi olan Çınaraltı’na gider. Görür ki bütün masalar dolu. Sevinir. Bu insanlara milliyetini sormaya başlar:

İlk masadakilere teker teker milliyetini sorar her biri Laz, Çerkez, gürcü, Abaza, Kürt, …v.s milliyetlerle kendilerini takdim ederler…

Bu hal uzadıkça Ahmet  Vefik Paşa’ nın morali bozulur. En son masada tek başına oturmakta olan yaşlı bir insan vardır. O’nun yanına varır. Babaya: “Sen nesin?” diye sorar.  Adamcağız ayağa kalkarak “Affedersiniz. Ben de Türk’üm” der.

Ahmet Vefik Paşa heyecanla “Baba ne çekiniyorsun ben de Türk’üm Türk” diye sesinin olanca tonuyla bağırır.

Kahvede olanlar bu sesten etkilenerek ayağa kalkar. “Biz de Türk’üz ” diye bağırırlar.

Bu olay Türklüğün ayağa kalkışı olayıdır, milli heyecanın dirilişidir…

Eksiklerimden dolayı özür diler, okuyuculara saygılar sunarım…

Yakup İstikbal

Emekli Tarih Öğretmeni/Araştırmacı 

Bir cevap yazın